
Saffet siyaset konusunda şunu iyice anlamıştı ki; insanların derdi siyasetin kirli olması falan değil, o kirli siyasetten kendilerine düşen payın ne olacağı idi! Bu durum sadece siyasete de has değildi, aynısını her alanda görmek mümkündü. …
Kısacası; bu insanların asıl derdi “Fâsık-ı
Mahrum” olmalarıydı Saffet’e göre: Yani, günah işlemek istedikleri halde buna
imkân bulamamalarıydı esas meseleleri. Alttan alta şikâyetlendikleri şey de
buydu ne yazık ki…
* * *
Bazen
kendisini suçluluk duygusuna kapılır gibi hissediyordu Veli Himmet: Manevi iç
âlemindeki hocası, o yeri hiç değişmez sandığı “gönül sultanı”, uzun yıllardır
oturduğu ve başkasına kaptırmak şöyle dursun; rakip olabilecek adayların bile
hiçbir zaman meydana çıkamadığı; çıkmasının akla hayale dahi gelmediği o “gönül
tahtını” başkasına kaptırmıştı! Hem de daha birkaç ay öncesine kadar
varlığından bile haberdar olmadığı, İbrahim denilen şu garip adama! Üstelik
tahtın yeni sahibinin “zirveye oynamak” gibi bir hevesi de gayreti de yok
gibiydi. Hiç de koltuk sevdalısı biri değildi, tam aksine; ilk zamanlar Veli
Himmet’ten kaçarcasına uzak durmuştu. Ayrıca bu yeni gönül sultanı, halefinden
çok daha genç ve tuhaftı! Nezaketi elden bırakmadığı gibi gerektiğinde sözünü
de esirgemeyen, kimseye eyvallahı olmayan gezgin bir derviş gibiydi. Bu
halleriyle onda daha çok bir Şems-i Tebrizî havası vardı… Öte yandan,
kimselerin bilmediği başka bir hal daha vardı: Veli Himmet kimselere söylemese
de, hatta kendine de pek itiraf etmese de; kendisini o Şems’in karşısındaki
Mevlana yerine çoktan koymuştu bile…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.